29 Mart 2013 Cuma

adı enflasyon bu eziyetin

    Geçen gün babamın iş yerine gittim ve birisi bir koli çöp(!) ayırmış. Babama bunlar ne diye sorduğumda ''kitap'' dedi. Tayini çıkan bir memurun taşımaya üşendiği ve çöp diye ayırdığı kitaplar! Bu koliyi alt üst ettim ve çoğu kitabı alıp evime getirdim. Bugün o kitaplardan biri olan ''Türkiye'de Enflasyonun Tarihi''ni kurcalarken gözüme bir resim takıldı:


New York Borsa Krizi
Wall Street civarında kalabalık.
      29 Ekim 1929 Perşembe. 

     Bizim derste bol bol duyduğumuz ama hakkında pek de bir şey bilmediğimiz 1929 krizi. '' ABD için yıkım.'' İşsiz sayısı 13 milyona ulaşmış, bir çok kişi Central Park'ta mağaraya taşınmış, 1.000 den fazla kişi banklarda kalmış..  Bu kriz Türkiye de ise kendini dış ticaret açığı ve paranın değer yitirmesi ile kendini belli etmiş. 
      ''Vay be'' diyor insan. Yaşadığım sürece ciddi bir enflasyona tanık olmadığım için mi bilmem okuduklarım inanılmaz geliyor. Acaba bende böyle büyük bir ekonomik bunalıma tanıklık edecek miyim? Umarım etmem. Ama ''adı enflasyon bu eziyetin''  Kim bilir daha neler göreceğiz. Bu minicik yazımı da ruhu şad olsun John Maynard Keynes'e ithaf edeyim bari :)
İktisadın değerini bilmek üzere... 



26 Mart 2013 Salı

Batılı

   '' Bundan dört beş yıl önce, MKE Kurumundan bir yetkili,yanındaki teknik heyetle birlikte Almanya'ya bir elektronik cihaz almak için gitti. Cihazı fabrikasında tetkik ettiler. Fiyatını sordular. 100 bin mark cevabını alınca-giden heyet iyi kötü bu işten anladığı için- 'çok pahalı' diye itiraz ettiler. Batılı yetkili bizimkileri küçümseyerek şöyle dedi:
   -Biz size metal parçaları değil, teknoloji satıyoruz.
(Antiparantez olarak belirtelim, heyetin başkanı, batılı yetkilinin bu üstten bakan tavrı karşısında ezilip kalmadı, anlaşmanın altına imzayı çakıp para bastırmadı, tersine tetkiklerine devam edip azim ve inançla geri döndü, ve Orta Doğu Üniversitesinde yıllardır bomboş oturan öğretim görevlileri ile iş birliği yaparak, Almanya'daki modelinden daha elverişli bir cihazı, oradakinin onda bir fiyatına imal ettirdi, ve o cihaz şu anda Makine Kimya'nın fabrikalarından birinde görev yapıyor.)''  Cahit Zarifoğlu'nun Bir Değirmendir Bu Dünya adlı kitabından.




 Bunu paylaştım. Çünkü bu hikayede ki azim, başarı ve 'DIŞA BAĞIMLI KALMAMA' hoşuma gitti.
Böyle olmayı denemeliyiz ve denedikçe denettirmeli... Ekonomi ve dış alem oldukça; olumlu veya olumsuz hiç bir şey İMKANSIZ değildir.


NE KA EKMEK O KA KÖFTE


Gerek okuduğum bölüm gerekse içinde bulunduğum toplumun faaliyetlerini gözlemlemeye başladığım günden beri yeni bir ekonomik sistem şekli hayal etmeye başladım. 
Kimileri dert yanıp kimileri rahat ederken bunu hayal etmemek ayıp olurdu. 

Her geçen gün biraz daha içine girdiğim "ekonomi" meselesinin günümüz karma sistemli Türkiyesinde en uygun şekli bana göre ne sosyalist sistem ne de kapitalist sistemdi. İnsanların siyasi görüşleri doğrultusunda oluşan ekonomik düşünceleriyle, birbirleriyle polemiğe girip çatışmayı sürdürdükleri bu ortamda bana göre en uygun ekonomik sistem "NE KA EKMEK O KA KÖFTE" adını verdiğim yaptığın iş kadar para al mantığı güden bir sistem.


Bu sistemi benim gözümde zirveye çıkaran doğru uygulanma şansı bulduğunda %100lük bir adaleti savunduğuna inancım. 
Sistem özel sektörde çalışan işçi kadınları yolda el işi yaparken görmemle karşıma çıktı. 
Yaptıkları iş kadar para alan bu işçilerin birbirleriyle yarıştıkları gözüme çarptı.

 Benimde kendime sorduğum ilk soru (sözüm meclisten dışarı) "Devlete kapağı atıp yatayım paramı kazanayım" diye düşünen "bazı" kamu personeli çalışanlarına (!)bu sistemin uygulanabilip uygulamayacağı oldu.
 Kendi düşüncelerimin sonucu olarak kararım olumlu oldu. Sonuç sistemin devletin harcamalarını azaltacağı ve özel sektörde ezilenlerle kamuda yatanlara biraz daha eşit şartlar getireceği yönünde...(+)

Sistemin özüne bakıldığında sistem Alman fabrikalarında çalışan Türk işçilerin çalışma sistemine benziyor. Fakat şartları bu kadar ağır değil.

İşin aslına bakarsak Türkiyede kamu sektöründe yaşanan sıkıntıları ortadan kaldırmaya yönelik büyük bir adım olduğunuda görmemiz mümkün.
Misal olarak bir devlet memurunun baktığı dosya gördüğü iş kadar maaş alması işi bekletmek yerine işi halletmek, para kazanmak yönünde bir girişimde bulunacaktır. Hatalardan şimdiki sistemde olduğu gibi memur sorumlu olacak.

Getirileri:
 Işler daha çabuk halledilecek ve kimse devlet dairelerinde sürünüp mağdur olmayacak.
Devlet gördüğü iş kadar maaş verdiğinden kendi ekonomisinede olumlu bir katkı sağlayacak. 
Almaya ihtiyaç duyduğu vergileri azaltıp halka daha iyi şartlar sağlayacak. Alışverişe daha çok yönelen halk ekonomiyi canlandıracak. Bununda devlete faydası büyük olacak. Birde bu yönde yapılan kazanımlarla yerli üretim arttırılıp halk yerli malına yöneltilirse deymeyin ekonominin keyfine. 
Ayrıca özel sektörde de değişimler yaşanacak.
Şartların iyi olduğunu gören halkın kamu sektörüne yönelim talebi artacağından özel işletmelerin sağladığı düşük ücretle kötü şartlarda çalıştırma daha fazla kâr etme düşüncesi yerini kamuya işçi kaptırmamak adına daha iyi şartlar sağlamak olacak.

Götürüleri:
Bazılarının rahatı kaçacak(!) Bu bölümle ilgili sorunları düşüncesi olan vatandaş yorum yaparsa sorunları çözmeye yönelik çalışmalar yapabiliriz.


Düşüncede eksik ve iyileştirilebilecek yönleri olan bu sistemi uygulamaya koymak her ne kadar zor veya imkansız görünse de " ÖZEL KAMU SİSTEMİ " adı verilebileceğimiz bu sistemin uygulanmasının zaten yarış olarak görmeye başladığımız bu hayat maratonunda insanlara adil şartlarda yarışma hakkı tanıyacağını hatırlatarak ve başta söylediğim gibi "doğru uygula"yacak bir neslin yetiştirilmesini umarak sözlerime son veriyorum. (Sorularınız için)

24 Mart 2013 Pazar

ilk yazımız uğurlu olsun

   Katıldığımız seminerler sonucu Özcan YAZICI'nın tavsiyesi üzerine bu blog açılmış bulunmaktadır.
Okulumuzda(Uludağ Üniversitesi)  çok güzel seminerler, konferanslar düzenleniyor biz de derslerimizden fırsat buldukça gitmeye çalışıyoruz. En son ÜSİGET 'in düzenlediği 'Girişimcilik' konferansına katıldık. 
   İlk konuşmacımız Yalçın ARAS sağolsun bize kendi kitabı 'Hayalden Gerçeğe NOSAB'ı armağan etti. Konuşmasına başladığı gibi ilk sözü ise ''Biz tesadüfen girişimci olduk arkadaşlar!'' oldu. Açıkçası bir garip olduk. ''Biz! Ya biz! Bizde uğraşıyoruz ama has bel kader savrulup gidecek miyiz? Peki ya biz Yalçın ARAS gibi  şanslı olamazsak? '' diye kaldı aklımızın bir köşesinde. Ama Bülent MERTYÜREK  ''Tesadüfen girişimci olabiliriz ama başarı tesadüf değildir.'' dediğinde benim aklımda bulanıklaştı sorum.Başarıyı şans da aramamam gerektiğini öğrendim. Adamlar haklı, belki yaptıkları işe tesadüfen başlamışlar fakat adamlar işlerini seviyorlar ama daha da önemlisi adamlar alkışlanmayı seviyorlar. Bunun ardından başarı gelmemesi mümkün mü? Darısı bizim başımıza. 
    Yürüdüğümüz bu yolun işsizliğe çıkmaması umuduyla...